YAVUZ SULTAN SELİM’İN HAYATINDAN KESİTLER

image001 

Yavuz Sultan Selim Han, 10 Ekim 1470 yılında Amasya’da doğmuş olup, Osmanlı sultanlarının dokuzuncusu ve İslam halifelerinin yetmiş dördüncüsüdür. Sultan İkinci Bayezid Han’ın (saltanatı 1481) üç oğlundan en küçüğü, Fatih Sultan Mehmet Han’ın da torunudur.

Yavuz Sultan Selim, Şehzadeliğinde Gürcülerle ve Safevi Devletiyle mücadele ederek önemli başarılar elde etmiştir. Hatta o dönemde Akkoyunlu topraklarından Bayburt, Erzincan, Kemah, İspir, Gümüşhane ve Çemişgezek çevresini ele geçirmiş Şah İsmail’in kardeşi İbrahim Mirza’yı da esir aldıysa da Şah İsmail ile babası İkinci Bayezid’in yaptığı anlaşma gereğince Erzincan, Kemah, Bayburt ve İspir’i Safevilere geriye vermiştir.

Sultan İkinci Bayezid’ın yaşlanması üzerine oğulları arasında içten içe bir saltanat hırsı yaşanmaktaydı. Şehzade Selim’in 16 yaşındaki oğlu Süleyman’a Bolu Sancak Beyliğinin verilmesi de diğer Şehzadeleri kıskandırmıştı. Dolayısıyla bütün Şehzadeler tahta kendisinin çıkabilmesi için arayış içerisindeydiler. Buna karşın yaşanan önemli olaylar Şehzade Selim’in lehine sonuçlar doğurmuştur.

Şehzade Ahmet’in Şahkulu karşısındaki başarısızlığı, Şehzade Korkut’un ise yumuşak yaradılışlı olması dolayısıyla Şehzade Selim, Yeniceriler tarafından sevilmekteydi. Buna karşın saray erkânı Şehzade Ahmet’in tahta geçeceğini umuyordu. Bu nedenle Padişah ikinci Bayezid Han’ı oğlu Selim üzerine sefer düzenlemeye kışkırttılarsa da Rumeli akıncı ve sancak beylerinin araya girmesiyle savaştan vaz geçildi. Bir süre sonra kışkırtmalar devam edince Çorlu yakınlarında Uğraş köyü yakınlarında iki ordu 3 Ağustos 1511’de karşılaştı ve Şehzade Selim’in ordusu dağıldı. Şehzade Selim kaçarak kurtuldu. Sonrasında ise, Karadeniz kıyısına giderek buradan Kırım’a gitti. Ancak içerideki gelişmeler ve yeniçerilerin desteği sonucu Şehzade Selim’e Semendre Sancağı verildi ve daha sonra geri çağrılmasını sağladı.

Babasının sağlığında veliaht tayin etmemesi karşılığında anlaşma yapıldı. Ordu da Şehzade Ahmet’in İstanbul’a girmesini istemedi. Bunun üzerine Vezirler toplanıp Şehzade Ahmet’in Amasya’ya görevinin başına dönmesini emretti. Ordunun açık bir şekilde Şehzade Selim lehine 6 Mart 1512′ de gösteri yapması üzerine Sultan İkinci Bayezid kan dökülmesini istemediğinden oğlu Selim’i bizzat fermanla davet etti. Şehzade Selim, 19 Nisan 1512’de İstanbul’a geldi.24 Nisan 1512’de Sultan İkinci Bayezid’in huzuruna girerek ellerinden öptü. Sultan Bayezid Han, Oğlu Selim’e:

“Adaletten ayrılma! Acizlere ve çaresizlere karşı Merhametli ol! Kimsesizlere şefkat göster! Herkesin sana râm olmasını istiyorsan âlimlere çok saygı göster. Zaruret olmadıkça kimseye karşı sert davranma..” dedi ve dualar etti.

Babası İkinci Bayezid Han’ı her yıl iki milyon akçe tahsisatla, doğum yeri olan Dimetoka’ya büyük hürmet göstererek, maiyetiyle birlikte bizzat yolcu ettiyse de babası 26 Mayıs 1512’de yolda vefat etti. Aslen yahudi olan doktoru tarafından zehirletilerek öldürüldüğü şeklinde iddialar da bulunmaktadır.

Yavuz Sultan Selim Han’da saltanat kendisine nasip olunca şöyle dua eder: “Ey yerin ve göğün Halıkı ins ü cinnin ve vahşilerin razıkı Allah, yeryüzünde Harem-i Hasen olan Mekke ile Hz. Peygamber’in mübarek mezarlarının bulunduğu Medine-i Münevvere’nin bana süpürgeciliğini nasip eyle.”

Daha sonra, Yavuz Sultan Selim Han, sunni Özbekleri de yenerek Anadolu’ya yönelen Şah İsmail’e karşı harekete geçerek tedbir almak gayesiyle sefer düzenlenmesi için istişare yaparak bu hususta fetva aldı. Ve sefere çıkarak Hafik kazasına geldi ve savaş düzeni alarak Akşehir ve İran’la o zaman hudut olan Suşehri’nden itibaren Safevi topraklarına girdi. İhtiyat olarak gemilerle Trabzon’a gönderilen erzak ve mühimmat da deve ve katırlarla orduya sevk olundu. Buna rağmen uzun sefer sırasında gıda sıkıntısı yaşandığı oldu.

Ordu, Eleşkirt’ten Kazlıgöl mevkiine geldiğinde Şah İsmail’in çadırında olduğu haberi geldi.22 Ağustos 1514 günü Çaldıran’ın Akçay vadisi tepelerinde konakladı. Çaldıran’da yapılan savaşta Şah İsmail, taht ve hanımını savaş meydanında bırakarak kaçtı. Savaşı kazanan Yavuz Sultan Selim Han, Tebrize girdi. Burada bir süre kalan Yavuz Sultan Selim Han, ilkbaharda tekrar İran seferine çıkacağı için topları ve diğer cephaneleri Şarki Karahisar’da (Şebinkarahisar) bıraktı.

İran seferi sırasında Dulkadiroğlu Alaüddevle’nin Şah İsmail’e karşı yapılan savaşa katılmayarak Safevilere ve Mısır Memlüklerine yardımda bulunması üzerine Şahsuvaroğlu Ali Bey’i Alaüddevle üzerine sefre gönderdi ve Dulkadiroğlu topraklarını Osmanlı Devleti topraklarına kattı.

Yavuz Sultan Selim Han’ın aldığı en önemli kararlardan birisi de yeniçeri ocağından yetişerek, savaş zamanlarında askeri isyana teşvik eden yeniçeri ağalarının ağa olma usulünü değiştirerek, saraydan yetişme, itimada layık olanlardan ağalığa tayin usulünü getirdi.

Fitneyi önledikten sonra tekrar doğu seferine çıkmaya karar verdi ve hazırlıklara girişti. 1516 yılında Sadrazam Sinan Paşa komutasındaki öncü birliği, Diyarbekir’de kendisini beklemek üzere Safeviler üzerine gönderdi. Sinan Paşa ordu ile Maraş’a geldi. Maraş’tan Diyarbekir’e gidebilmesi için, Memlüklü idaresinde bulunan Malatya’dan geçmesi gerekiyordu. Memlük Sultanı Kansu Gavri buna izin vermediği gibi ellibin kişilik ordu ile Şam’a geldi.

Gelişmeleri haber alan Yavuz Sultan Selim, divanı toplayıp konuyu istişare etti. Devrin meşhur alimlerinden olan Şeyhülislam Zenbilli Ali Efendi’de (Ali Cemali) “sapıklara yardım eden cezalandırılır” mealinde fetva verdi. Bu arada Yavuz Sultan Selim, aşağıdaki rüyayı da görünce 1516 Haziran’ında Orduy-u Hümayün ile Üsküdar’dan hareket etti. Nihayet iki ordu 24 Ağustos 1516’da Mercidabık’da karşılaştı. Osmanlı ordusunda bulunan topların da etkisiyle zafer Yavuz Sultan Selim’e nasip oldu. 84 yaşındaki Kansu Govri üzüntüsünden öldü. Mercidabık seferi sırasında Güneydoğu Anadolu Osmanlı topraklarına katılarak Türk birliği tamamlandı. Ayrıca, Mercidabık’ta kazanılan zafer ile hilafetin de Osmanlı hanedanına geçme yolu açılmış oldu.

Şeyhülislam Hoca Sa’dettin Efendi (1536-1599)’nin babası olan ve Yavuz Sultan Selim Han’ın sırdaşı olan Hasan-Can’ın müşahedelerine dayanan ve Kapuağası Hasan Ağa’nın gördüğü bir rüya üzerine Sultan Mısır seferine çıkmaya karar verir. Hoca Sa’dettin Efendi, babası Hasan-Can’dan naklen şöyle anlatır:

-Padişah, Hasan-Can’a sorar. Bu gece görünmedin ne işteydin?

-Birkaç gecedir uykusuz kaldığım için, gaflete geldiğimi ve hizmetlerinden mahrum kaldığımı özürle beyan ettim.

-İmdi ne düş gördünse beyan eyle, buyurdular.

-Arza kabil bi düş görmedim diye, cevap verdim. Tekrar buyurdular ki:

-Bu ne sözdür? Bir geceyi tamamen uyku ile geçiresin de, bir vakıa görmeyesin. Herhalde görmüşsündür.. Başka vadide biraz konuştuktan sonra tekrar bana dönerek:

-Abes söyleme. Herhalde bu gece bir rüya görmüşsündür. Söyle gizleme! Dedi.

-Her ne kadar düşündümse de görmüş olabileceğim Bir şey aklıma gelmedi. İşe yarar Bir şey görmediğime yemin ettim. Sultan, mübarek başlarını sallayıp hayret gösterdiler. Ben de “sebebi ne olabilir ?” diye hayret ettim. Hemen sonra Kapuağası’nın odasına bir iş için beni gönderdiler. Oraya vardığımda gördüm ki Hazinedarbaşı Mehmet Ağa, Kilercibaşı, Sarayağası ve Kapuağası Hasan Ağa adetleri üzere otururlar. Ama Kapuağası Hasan Ağa düşünceli ve şaşkın bir vaziyette, başını öne eğmiş gözleri yaşlı olarak oturuyordu. Bu zat esasında, sessiz, salih, geceleri teheccüt namazı kılar biriydi. Ama bu hali evvelki hallerine benzemiyordu. Bir kimsenin vefat etmiş olduğunu zannettim.

-Ağa Hazretleri kalbinüz gam-nâk ( gamlı ), çeşminüz nem-nâk ( gözünüz yaşlı ) görünür. Sebebi ne ola? Dediğimde,

-Hayır, bir şey yok, diye gizlemesi üzerine Hazinedarbaşı:

-Kardeş, Ağa’ya bu gece bir vakıa olmuş da uykusunun sarhoşluğundadır, dedi.

Bunun üzerine:

-Allah için haber verin, devletlü padişahımız elbette vâkıa görmüşsündür, söyle diye bu bendenizi aciz ettiler. Herhalde zorlamaları sebepsiz değildir. İyi armağandır, anlatınız, dedim. Rüyayı nakletmesi için ağayı sıkıştırdık.

Ağa hayası galip (utanma hissi ağır basan bir şahıs olduğundan anlatmaktan kaçındı ve:

-Benim gibi yüzü kara günahkarın ne rüyası olur ki Padişah huzurunda anlatmaya değsin, kerem edin bana bu teklifte bulunmayın, dedi. Biz sıkıştırmaya o da vaz geçmek için direnmeye devam etti. Nihayet Mehmet Ağa:

-Nice söylemez sün, bize anlattığında buna memur olduğunu naklettin. Gizlenmesi ihanet olmaz mı? Deyince, Ağa sırrının mührünü açıp anlattı:

-Bu gece rüyamda gördüm ki, eşiğinde oturduğumuz bu kapıyı hızlı hızlı çaldılar. “Ne haber var” diye ileri baktım, vardım; kapu dışarısı görünecek fakat bir adam sığmayacak kadar az açılmış. Taşlık, sarıklı nurani kimselerle dolu, elleri bayraklı ve silahlı mükemmel şahıslar. Kapının dibinde, eleri sancaklı dört nurani kimse durur. Kapıyı vuranın elinde Padişah’ın Aksancağı var. Bana dedi ki:

-Bilirmisin niye gelmişiz? Ben de:

-Buyrun, dedim. Dedi ki:

“Bu gördüğün kimseler Resulullah (S.A.V.)’in ashabıdır. Bizi Hazreti Resulullah gönderip Selim Han’a selam etti ve buyurdu ki: Kalkıp gelsün ki, Harameyn hizmeti ona buyuruldu. Gördüğün dört kişiden, bu Ebu Bekr-ı Sıddıyk, bu Ömerü’l Faruk, bu Osman-ı Zi’n-Nureyn’dir. Seninle konuşan ben ise,Ali bin Ebu Talib’im. Var, Selim Han’a söyle” dedive nazarımdan gaip oldular. Ben dehşetle kendimden geçip tere batmış ve sabaha kadar baygın yatıp kalmışım. Oğlanlar, mutad üzere teheccüd zamanında mutad üzere kalkmadığımı hastalığıma yormuşlar ve sabah namazı vakti geçeceği zaman gelip beni uyandırmak için yapışmışlar, görmüşler ki suya düşmüş gibi ıslak yatarım. Elbise değiştirmek için yenilerini getirip o aralık, beni uyandırmışlar. Aklım başıma gelince aceleyle kalkıp namaza yetiştim. Ama tamamen sükûna eremedim”.

Ağa bunları anlatırken ağlıyordu. Padişah’ın buyurduğu hizmeti nakledip derhal huzuruna gittiğimde, o hizmeti sual etmeyip tekrar yine rüyadan bahis açarak:

-Şu senin sabaha dek uyuyup bir vakıa görmemen bana tuhaf gelir. Hemen şöyle hayvan gibi yatıp uyudun mu?

Dedimki:

-Padişahım, bu Hasan kulunuz (Hasan-Can) görmediyse bir Hasan kulunuz ( Kapıağası Hasan Ağa ) görmüş. Emriniz olursa arzedeyim.

Buyurdular ki:

-Söyle görelim..Ben de hadisenin tamamını naklettim. Ben anlattıkça mübarek çehreleri kızarmaya başladı ve vararak mübarek gözlerine yaş geldi.

Bitirince buyurdular ki:

-Zavallının tıynetinde safiyet varmış, sen onu bize methettikçe “ bir kimseyi ibadet eder görürsün, hemen veli sanırsın” diye seni alaya alırdık, boşuna medhetmezmişsin… ve devamla:

-Biz sana demez miyiz ki, biz bir tarafa memur olmadan (emir verilmeden) hareket etmemişizdir. Atalarımız velilikten nasip sahibiydiler, kerametleri vardır. İçlerinde biz onlara benzemedik.. diyerek kendilerini küçük göstermeye çalıştılar. Ondan sonra Arab seferi hazırlıklarına başladılar.

Kansu Govri’nin ölümü üzerine, yerine vekil olarak bıraktığı Emir Tomanbay, Mısır’da hükümdar ilan edildi. Mısır’ı fethetmeyi amaçlayan Yavuz Sultan Selim Han, Tomanbay’a elçiler göndererek kendisine tabi olmasını istedi. Fakat yeni Mısır hükümdarı ve beyleri, Yavuz Sultan Selim Han’ın Sina çölünü aşıp Mısır’a gelebileceğini sanmıyorlardı. Bu cüretle elçileri de öldürttü.

Yavuz Sultan Selim Han, Tomanbay’ın tavrı karşısında “vaktiyle bütün dünyanın, “alınması imkânsızdır” dediği İstanbul’u dedemiz cennet mekân Sultan Mehmet fethetmiştir. Biz de onun torunuyuz. Mısır’ı bi-iznillah alacağız. Çünkü İslam milletinin iki başlılığa tahammülü yoktur” dedi. Yavuz Sultan Selim Han, ordusunu bütün mevcuduyla Sina çölünden geçirip Mısır’ı fethetmeye azimliydi. Çölde, gündüzleri dayanılamayacak kadar sıcak, geceleri de dondurucu soğuk oluyordu.

Bir ara Yavuz Sultan Selim Han, atından indi ve yaya olarak yürümeye başladı. Bunu gören devlet erkânı ve süvari birlikleri de atlarından inerek yaya yürümeye başladılar. Herkes bunun sebebini merak ediyordu. Durumu öğrenmek için Hasan Can, Sultan’a yaklaşarak:

“Hayırdır inşallah Sultanım! Bütün ordu, devletlu padişahımız acep niçin yaya yürürler? Diye sorar” deyince Yavuz Sultan Selim Han, şöyle cevap verir:

İki Cihan Sultanı Peygamber Efendimiz (s.a.v) önümüzde yaya yürürken, bizler nasıl at üzerinde olabiliriz Hasan Can?!”

Bir süre sonra Sultan tekrar atına biner ve yola devam ederler. Bu sırada çölde yağmur yağmaya başlar ve çölün kumları sertleşir, yürümek kolaylaşır. Bir haftada ordu tüm mevcuduyla çölü geçer ve 21 Ocak 1517’de Ridaniye’ye ulaşır. Savaş alanını inceleyen Sultan, ordunun bir kısmı ile El-Mukaddam dağını dolaşarak Tomanbay ordusunu arkadan kuşatır. Savaş başladıktan sonra Tomanbay umudunu kaybederek savaş alanından kaçtı ve Ridaniye ordugahı bütün toplarıyla ele geçirildi. Ancak, Sinan Paşa burada şehit düşünce Sultan, Mısır’ı aldık ama Sinan’ı kaybettik. Sinan’ı Mısır’a değişmezdim, dedi.

Bu sırada Memlüklülere tabi olan Mekke Emiri Şerif Ebu Berekât, Mekke’nin anahtarlarını Sultan’a gönderip Osmanlı Devleti’ne bağlılığını arz etti. 6 Temmuz 1517’de mukaddes makamların anahtarları, Mekke ile Medine’de bulunan Mukaddes Emanetler Yavuz Sultan Selim Han’a sunuldu. Müslümanların Halifesi unvanını kazandı.

Zaferin kazanılmasının ilk Cuma günü Melik Zahir camisinde kılınan bir Cuma namazında hatip, Osmanlı Cihan Padişahı’nı: “Malikü’l- Haremeyni’ş- Şerifeyn iki kutsal belde Mekke ve Medine’nin meliki” (hâkimi) olarak tanımlayınca Sultan buna itiraz eder ve “Haremeyn’in maliki olmak benim ne haddimdir! Ben Haremeyn’in hizmetkârı olmakla iftihar ederim” diyerek bu şekilde düzeltilmesini istemiştir.

Dönüşte Yavuz Sultan Selim Han, Şam’a uğramış 15 Eylül 1516’da Şam’da metruk vaziyette bulunan Şeyh Muhyiddin-i Arabi Hazretleri’nin türbesini ortaya çıkarmıştır. Böylece “s” harfi “ş” ye girdiğinde benim kabrim ortaya çıkacaktır”, diyen şeyhin kerameti de zâhir olmuştur. Burada “Sin” harfi Selim’i “Şın” harfı Şam’ı temsil etmektedir.

Yavuz Sultan Selim Han’ın “Mukaddes Emanetler” ile birlikte Mısır’dan getirdiği ve o daha doğmadan çok önce yazılan eski bir Mısır bakır tableti, onun Mısır’a gireceğini haber vermektedir. Tabletin bir yüzündeki yazı ve şekillerin anlamı halen çözülememiştir. Söz konusu bakır tablet Topkapı Sarayı’nda bulunmaktadır. Ayrıca bunlarla birlikte bin deve yükü altın ve gümüş de getirilerek hazineye konulmuştur.

İki yıldan fazla süren Mısır seferi sonunda Anadolu’ya dönen Yavuz Sultan Selim Han İstanbul’a geldiğinde halkın nümayişi nefsini şımartır diye gece gizlice şehre girmiştir. Buradan Edirne’ye geçerek bir süre devlet işleriyle ilgilendi. Donanmayı ve orduyu güçlendirdi. Sonra tekrar İstanbul’a geldi. Burada saray erkânının kendisini Rodos seferine zorladığını anlayınca hiddetlenerek yeterli barut olmadığı için karşı çıktı ve bu kadar hazırlıkla Rodos’a gidemem, benim de dedem Fatih Sultan Mehmet gibi sonunda geri çekilerek mahcup olmamı mı istersiniz? “Hem öyle sanıyorum ki ahret yolculuğundan başka, artık seferim yoktur” dedi.

Az bir süre sonra İstanbul’dan Edirne’ye giderken tevafuk olarak Çorlu ile Uğraş köyü arasında, babası ile uzlaşmazlığa düşüp sonunda tahta çıkmasına yol açan savaşmanın vukua geldiği yerde sırtında çıkan çıbanın ağrıları arttığı için duraklamak zorunda kaldı. Rahatsızlığının arttığı son gece yanından hiç ayrılmamakta olan Hasan Can, başı ucunda “Yasin” suresini okurken Padişah’da titreyen dudaklarıyla bu sureyi birlikte okuyordu. Hasan Can, “Selamün kavlen min Rabbin Rahim” (Rahim olan Rab tarafından onlara selam gelir) ayeti kerimesine gelince Yavuz Sultan Selim Han, şahadet parmağını kaldırarak diğer parmaklarını yummuş ve 8 Eylül 1520’de elli dört yaşında padişahlığının dokuzuncu yılında hayata gözlerini kapamıştır.

“Keskin” ve “Eğilmez” anlamında olarak Osmanlılarca “Yavuz” adı verilen Sultan Selim Han, çoğu zaman “tebdil-i kıyafet” ile halk arasında gezerdi. Savaşı sevdiği için yeniçerilerin gönlünü kazanmıştı. Yeme içmeye ve harem zevklerine düşkünlüğü yoktu. Az uyur, çok kitap okurdu. Özellikle tarihe merakı vardı. Kendinden önceki Sultanlar sakal bıraktığı halde o sakal bırakmamış fakat bıyıklarını uzatmıştır.

Yavuz Sultan Selim Han’ın kısa hayatı boyunca yaşadığı o kadar keramet içeren hadiseler vardır ki hepsinden tek, tek bahsetsek bir bu kadar yazı daha yazmak gerekmektedir.

Saygılarımla,

Murat D. Tosun

Kaynaklar :

 

1- SERİN, Rahmi ; Büyük Veli Yavuz Sultan Selim, Pamuk Yayıncılık, 2003

2- Prof. Dr.UĞUR, Ahmet; Yavuz Sultan Selim ve Bir Rüya, Lale Dergisi, Türk Petrol Vakfı Yayın Organı, Sayı 3, Kasım 1985

3- HAMMER, Joseph Von; Osmanlı Devleti Tarihi, Milliyet Yayınları, Ceviren ATA, Mehmet; Derleyen Prof.Dr.Abdülkadir KARAHAN

About these ads

Kommentar verfassen

Trage deine Daten unten ein oder klicke ein Icon um dich einzuloggen:

WordPress.com-Logo

Du kommentierst mit Deinem WordPress.com-Konto. Abmelden / Ändern )

Twitter-Bild

Du kommentierst mit Deinem Twitter-Konto. Abmelden / Ändern )

Facebook-Foto

Du kommentierst mit Deinem Facebook-Konto. Abmelden / Ändern )

Google+ photo

Du kommentierst mit Deinem Google+-Konto. Abmelden / Ändern )

Verbinde mit %s