1890 TARİHLİ EDEBİYAT DERSİ NOTLARI

Edebiyat dersine ait notları tutan kişi Edebiyat öğretmeni Ali Fuat Bey’dir. Ali Fuat Bey’in tuttuğu notlar 1890 tarihine aittir, ancak Ali Fuat Bey’in bazı hususlarda yaptığı uzunca ve detaylı tarifleri okuyunca Edebiyata dair oldukça fazla bilgi edinilmektedir.

Ali Fuat Bey’in tuttuğu notlar ayrıca yoruma gerek duyulmayacak kadar ayrıntılı ve nettir. Bu nedenle üzerinde yorum yapılmamıştır. Belgelerde belirtilen notlar Edebiyatla ilgilenenlere ve öğrencilere faydası olacak niteliktedir.

Belgelerin okunmasındaki katkılarından dolayı Osmanlıca Tarih Edebiyat Gurubu üyeleri Zafer Şık, Ramazan Aluc, Süleyman Ertürk, Süleyman Köse, Abdullah Ertürk, Mithat Eker, Melek Uzun, Gamze Beşenk, Arzu Selvi, Nazan Olgun, Mahire Yazar Kiremitçi ve Rümeysa Odabaş’a çok teşekkür ederim.

Saygılarımla,

Murat Dursun Tosun

muratdursuntosun@wordpress.com

image001

(Edebiyat)

Birinci ders 10 Eylül (1)306 (22 Eylül 1890)

Edebiyat: Şifahen veyahud tahriren (sözlü veya yazılı olarak) hüsn-i (güzel) suretle ifade-i meram etmek fennidir (meramını anlatmak sanatıdır).

İşte menşur (neşrolunmuş) ve manzum (tanzim olunmuş, dizilmiş) her dürlü âsâr-ı edebiye ile bunlardan mebniyyun aleyh’i  (den dolayı) olan kavaide dair nazariyatı ve tatbikatına dair ameliyatı şamildir.

Edebiyat iki büyük kısma münkasımdır (ayrılmıştır). İnşa ve şiir

İnşa: Vezin (Edebiyatta terim olarak, şiirde sözün önceden tespit edilmiş, belli kalıplar içinde ifade edilmesine denir.) ve kafiyeden ari olan kelamdır.

Şiir-Mevzu’un ve mukaffa (kafiyeli) olan kelamdır.

Edebiyatın gayeti (gayesi)–Edebiyat tederrüsü (eğitimi) efkârda cila ve revnak kuvve-i hafızaya ziyyet (hafizaya parlaklık ve kıymet) verir (sağlar) hüsn-i tabiiyyet-i tabiat (güzel huy) ve rikkat-i kalp (kalp yumuşaklığı) iras eder (ortaya çıkarır) kuvâ-yı ruhaniyemizin (tuh kuvvetimizin) tevessü’üne (yayılmasına) medar olur (fayda sağlar) böyle mülahazaya (değerlendirmeye) ve suret-i makbulede tekellüm (konuşmak) ve kitabeti (yazmayı) tayin eder (sağlar).

Edebiyat kelamdan mürekkeptir (sözden oluşmaktadır).

Kelam-İfade-i merama medar olacak bir takım kelimatın hey’et-i mecmuasıdır.

Gerek şifahen ve gerek tahriren ifade-i meram eylemek fenni elfaz (sözler) ve tabiratı intihab (seçmek) yani tamam hak tabir ne ise anı isti’mal ve tertib etmekden ibaretdir.

Bir kelam her neye dair olur ise olsun üç cüzden mürekkebtir. Mukaddema (eskiden) hikâye-i hal netice-i kelam bir niyat veya bir bina kipidir. Çünki bir nebat yaprak sap ve kökden ve bir hane tamil divar ve damdan ibaret olduğu gibi kelam dahi bu üç cüz’den mürekkebdir.  Kelamda (sözde) bu cüz’ler daima sarahaten (açıklıkla) bulunmak lazım değildir. Bazı kere zımnen mevcud olur. Birde kelamda kavaid-i lisan mantuk ve fenn-i belagata riayet lazımdır. Bir kelemda bunlar olmaz ise müstemi’ler (dinleyenler) nazarında makbul ve müesser olmaz (tesir etmez).

İnşanın bazı kavaid-i külliyesi vardır. Bir şey bizim havassımıza yahud zihnimize taalluk ve te’sir ettikde kuvve-i hafızamız derhl anı zabt ve hıfzeyler. Ve anın şekl ve suretini tahayyül ve tasavvur eder. İşte eşyanın dahi zihnimizde olan bu hayal ve suretine fikr ta’bir olunur. Mesala: Eşya-yı maddiyyeden bir ağaç yahud bir hane veya bir hayvan gördüğümüz veya işittiğimiz vakit bunların fikirleri zihnimizde kalur. Yahud eşkal-i hendesiyyeden bir müselles (üçgen) veya daire tarif etseler derhal akl anı tasavvur eder. Umur-ı ma’neviyyeden saadet veya secâat lafzını söyleseler nail-i sasdet olmuş veya secâat sahibi bir şahıs tasavvur ederiz. Zihnimizde o…

image002

…muntabi’ olur (iz bırakır). Hulâsa (sözün özü) fazilet ve meziyet gibi en ziyade manevi olan yani hariçte vücudu bulunmayan şeylerden bahs olunsa bile anları mahsus bir suretde tasavvur ederiz. İşte gerek maddi ve gerek manevi olsun bu fikirlere dikkat etmeğe ve anları yek diğerine kıyas ve rabt etmekle düşünmek yahud tasavvur etmek ta’bir olunur.

Bu fikirler pek vahşi ve müteharrik olduklarından bunları zabt etmek içün tecessüm ettirmek (canlandırmak) ve bir kelimenin içinde takrir eylemek iktiza eder ve anı başkasına tebliğ içün lisanın muavenetine (yardımına) muhtacız. Dimek olur ki lisan bizim zihnimize tevarüd eden eşyayı gösteren alametin hey’et-i mecmuasıdır. Güya efkârımızın (düşüncemizin) resmi veya tasviridir. Yahud “el-Elfazu zarfü’l-maani” didikleri gibi lafızlar manaların kaplarıdır.

Her lafzın kendisine mahsus ve münhasır bir kıymeti olmak iktiza eder. Ve bu kıymet dahi elfazın (sözlerin) tamamıyla tarifine muhtaçtır. Her lafz tarif olunmalıdır. Elfazın (sözün) tarifi: Bir lafzı (sözü) tarif etmek andan murad olunan ma’nayı beyan ve tahdid etmektir. Mesela: Coğrafya dediğimiz gibi kürre-i arzın tavsifi (vasıflarını anlatmak) ilmdir. İlmi hesabı tarif edecek olsak adad ve muhasebe ilmidir. Eyü ta’rif olunmayan bir lafzdan ne kadar hatalar tevellüd eder (doğar). Bir de bir lisanı terkib eden (oluşturan) elfazın (sözlerin) manaları gereği gibi anlaşılmak içün nasıl tarif etmeli evvela elfazın iştikakına (bir kökden gelen kelimelerin birbiriyle olan ilgileri, kök bilgisi) sonra isti’mâline (kullanımına) bakılur. Bunlardan bir lafzın kıymeti anlaşılur.

image003

İştikak (Aynı kökten türemiş olan birkaç kelimeyi bir araya getirme sanatı) : Bir kelimenin aslını yani nereden geldiğini bilmek demektir.

Bizim Türkçe lisanımız başlıca Çağatay, Arabi ve Farsi lisanlarından ma’hud olduğundan Türkçe bir lafzın ma’nayı hakikisini anlamak ve Türkçeyi eyü (iyi) bilmek ve eyü zabt etmek içün bunlara müracaat iktiza eder. Bir lafzın ne ma’nada müşta’mel (kullanılmış) olduğunu bilmek içün kavaid-i lisana (dil kaidelerine) ve lügat kitaplarına ve mu’teber (beğenilen) müelliflerin âsârına (eserlerine) ve üdebanın (ediblerin, edebiyatçıların) tekellümlerine (konuşmalarına) dikkat etmelidir.

Terkib-i kelam yahud inşa bir şekil haricidir ki, efkârımıza (düşüncemize) veya mahsusatımıza (hislerimize) delalet eder (delil olur). Erbab-ı ukul babında ifade-i meramın vasıtasıdır. Eyu söylemek ve yazmak içün ne lazımdır? Bunların birinci şartı eyu düşünmektir. Eyu düşünmek içün mevzu’ bahsimiz olan maddenin icrası bizce öyle ma’ruz ve ma’lum olmalıdır ki, anda asla ibham (belirsizlik) ve eşkâl bulunmamalı ekserya ifade edilen manalar muhataba murad olunan dereceden daha az te’sir ider. Çünkü herkesce ma’ruz olan şeylerde bi’l-cümle insanların efkârı takriben birbirinin aynıdır fakat aralarında fark hak ta’bir ve beyandadır.

Hüsn-i beyan en adi şeylere garâbet (gariplik, tuhaflık) en hafif ma’nalara kuvvet ve en sade fikirlere azimet virir. Hülasa ta’lim etmek yahud eğlendirmek içün tertib olunmuş her türlü te’lifatın ruhu mesabesindedir (ruhu derecesindedir).

Eyü yazmak veya eyü söylemek üç meziyeti cami olmak dimektir. Anlar da eyü düşünmek eyü hissetmek ve eyü beyan eylemektir. Bu üç şey’e malik olanlar hem zi ruh, zi akıl ve hem de hüsn-i tabiat sahibi dimek olurlar.

İfade veyahud beyanın iki nev’i (çeşit) sıfatı vardır. Biri umumi ve diğeri hususi beyanın cevherini teşkil eden nev’i sıfat-ı umumiye dirler ki bunlar gayr-i mütegayyirdir (başkalaşmamıştır, bozuk değildir). Sıfat-ı hususiye mevzu’un ihtilafına göre tahallüf ider (geride kalır).

İnşanın sıfat-ı umumiyesi sekizdir. Vuzuh-ı hulus.

Hak ta’bir veya mutabakat, nefahat (güzellik, esinti) veya taayyün-i tabi’ilik (doğallık), ulviyet veya terafuk (yardımlaşma), zarafet (incelik, kibarlık), selaset (kolaylık, rahatlık) veya ahenk (uyum).

Vuzuh: İnşanın sıfat-ı esbabiyesidir. Yani inşa her şeyden evvel vazih (açık ve anlaşılır) olmalıdır.

İnşa fikrin beyanı demek olduğundan mevzu’u kemal u vuzuh ile delalet etmek lazımdır. Fiilâ maksudun bih hasıl olmamış olur. Abes iştigal etmiş (boş yere uğraşmış) oluruz.

image004

Eğer bir inşada vuzuh (açıklık) olmaz ise gerek lafzî gerek ma’nevi ne kadar muhsenatı cami olsa müctemi’a (dinleyicilere) hoş görünmez bilakis anı iz’ac eder (rahatsız eder). Vuzuh-ı beyân (açıkça beyan) olunan efkârın (düşüncenin) derhal ve bila zahmet tefhimine (açıklanmasına) medar (sebep) olur. Ta’birat o kadar vâzıh olmalıdır ki, güneş göze nasıl çarpar ise beyan olunan fikr dahi ezhana öyle çarpmalıdır. Eğer böyle ise ifadatımızda vuzuh kaidesine riayetle mübhem ve cinaslı ta’biratdan ve muğlak ve muzlim (açıkca anlaşılmayan) terkibatdan ve beyhude tatvil-i kelamdan (lafı uzatmaktan) ve uzunca ve sıkca cümle-i mu’terizlerden (itiraz edenlerden) ve müstemi’a (dinleyicilere) kelâl (bezginlik) verecek diğer bu gibi harekâtdan ictinab kılınmalıdır.  Vuzuh (açıklık) iki vechile ihlal olunabilür. Biri mana ve diğeri lafz cihetiyle adem-i vuzuh-ı (açık) ma’nevi: Mütekellim veya münşi (güzel) meramını anladamamasından yahud kendisü eyüce anlamamasından ve bazen dahi kendisünün fikr-i rekik (zayıf fikir) sahibi olduğunu göstermek istemesinden ilerü gelür. Çünki ekserya avam takımı anlamadığı ta’biratı bahs ettiğinden bu tarik (bu yol) ile anlar celb ve imâle olunmak (bir tarafa meylettirmek) istenebilür.

Mesela ve Viktor Hügo demiş ki: Adi bir hatibin belagatı mahir bir hatibin belagatına göre seyl kenarında (sel kenarında) vaki bir tarik-i ammdır (ana yoldur).

Diğer: Yerinden oynamış bir mahsusa tekrar oraya yapıştırılamaz.

Diğer: Sabaha kalma şem’iz Yusuf âsa olma demenkeş (zaman). Bizim engüştümüzden (parmaklarımızdan) destimiz (düsturumuz) ey mâh kûtehdir (kısadır). (Farsça bir terkib)

Diğer: Hayli pirehen (gömlek) itdikde kadd-i şûh ma’naya felekde çarha-i mah şeb-ara penbe-i çemendir. (Farsça bir terkib)

Adem-i vuzuh nukatı (noktası): Bir ibarede kelimenin mecaz olabilecek dereceden ziyade tertib-i tabi’ini tebzil etmekden (azimle bir işe girişmek) ve na-beca (yeriz, uygunsuz) ve ma’nası mübhem (şüpheli) ve gayr-i muayyen (belli) elfaz (sözler) isti’malinden neşet ider, dimek olur ki, vuzuh nukatı (açıklık noktası) elfaz ve ta’biratın tamam ma-vaz’-ı lehinde isti’mal olunmasına mutevakkıfdır.

Hulus (halislik, saflık): İnşanın halas ve safi olmasından ve kaideye muhalif elfaz ve terkibden hali bulunmasından ibaretdir. Yani kavaid-i lisanın hiç değilse adetin tecviz ettiği elfaz ve ta’birat ve terkibatdan başka bir şey isti’mal etmemektir.

Bir ibare-i halis olunmak içün ne yapmalı: Evvela gayr-i menus yahud diğer lisanlardan henüz kabul olunmamış elfaz veya hilaf-ı kaide terkibat isti’malinden ictinab edilmelidir. Mesela: Türkçe “dan”[1] lafzı aceb (hayret) ma’nasınadır. Fakat gayr-i me’nusdur (alışılmamıştır).

Hamam almak, ilaç almak, tasallüf (övünmek, kibirlenmek) ve saire gibi ta’birler henüz başka lisandan kabul edilmemiştir. İskân itmek vak’a-i müte’essife daire-i aide umur-ı me’mura hoşnudiyet ve sâire gibi ta’birat hilaf-ı kaidedir (kural dışıdır).

Saniyen (ikinci olarak) bir lafzı ma vaz’-ı lisandan gayr-i ma’nada isti’mal etmemelidir. Mesela: Muvafık-ı maslahat denecek yerde “muvafık-ı nefsü’l-emr” ta’birinin isti’mali gibi.

Salisen (üçüncü olarak) adeta mugayir terkib isti’mal eylememelidir. Mesela: Yara almak, emir virmek gibi.

Birde fıkarat doğrudan doğruya ve efkâr kolaylıkla anlaşılacak suretde isti’mal olunmalıdır. Mesela: “yazı yazdım” diyecek yerde “yazdım yazı ben” dememeli ve fıkraların heb icrası birbirine merbut ve ma’lik olmalıdır.

[1] Dan, tan: hayret, teaccüp, şaşılacak şey, hayrete şayan. Tarama Sözlüğü 1965

image005

Teşbih-i (benzetme) na-müvecceh (uygunsuz) ve mübtezel (değersiz) olmamalı ve tamam mevki’inde isti’mal edilmeli ne pek mutavvel (uzatılmış) ve ne de pek mükerrer olmalı. Teşbih-i yek-diğerinin zıddı iki şey hakkında yahud iki muhtelif hale konmuş bir şey hakkında isti’mal olunursa ona sanat-ı tezad derler.

Tezad: Ekserya bir şey daha eyüce anlatmak yahud mücerred kelama revnak (parlaklık) ve letafet virmek içün teşbihin zıdd-ı kâmili bir san’at isti’mal olunur ki bu dahi mebhusu’n-anh olan mevzu’u ile diğer bir mevzu’u beyninde (arasında) kat’a müşabahat olmadığını göstermekden ibaretdir. İşte buna san’at-ı tezad denür. Bu şeklin belâgatda isti’mali pek şayi’dir iki yahud birkaç şey hakkında olan kurbu yahud nisbetsizliği göstermeğe hadim olur. Gerek o şeyler yek-diğerine kıyas olunsun. Ve gerek bir şeyin hal-i hazırı anın hal-i sabıkına kıyas olunsun.  Mesela: Çiçero’nun bu kelamında san’at-ı tezad vardır. “süfeha (gününü gün eden) yalnız hal-i hazırı düşünür. Fakat ukela (akıllılar) istikbali dahi nazır-ı mütalaaya (dikkate) alur”.

Tezad tahrik-i hevesat içün yahud başkalarının teşbih ve teshil tarikiyle isbat etmek itdikleri müddeayı cerh ve ibtal etmek içün isti’mal olunur.

Aks: Kitabetde ekserya vaki olur ki, yek-diğerinin aksi olan iki şey yan yana vaz’ idilür. İşte buna san’at-ı aksi denür. Bi’l-cümle mükavvenatta (bütün mahlukatta) ve sanayide bu aksi misaller görünür. “Gecenin karanlığını gündüzün aydınlık ni’metini bize daha ziyade hissettirir. İllet, bize sıhhat zamanının daha büyük ni’met olacağını gösterir. Ömr-i insânî rahat ve zahmet ve usr u yesrin (yorluğun) teakub-i mütemadisinden (devamlı takibinden) ibaretdir”.

Resm-i taklidi ta’bir-i diğerle tasvir kısmen ziya ile gölgeyi yerli yerince resm-i ve tertib etmekden ibaretdir. Ve musiki yek-diğerinin zıddı olan asvatdan (seslerden) mürekkebdir. İşte akl dahi efkârını tasvirde bu kaideye tabi olur. Bu vechile yek-diğerini keşf ve izah iden iki şey’i birlikde görmek nazarımızda makbuldür. Bu aksi şekli ve vahdet (teklik) kaidesini ihlal etmez. Çünki bir fikr böyle aksi şeklinde beyan olunmak istenildikde maksadat-ı zıddının mukabiline koyarak bizce daha ayan kalınmakdır.

Müteahhirinden (sonrakilerden) bir müellif bir büyük şehirde ağniyanın (zenginlerin) mütemetti’ (faydalanmış) olduğu envai ni’am-ı lezâizden (lezzet nimetlerinden) ve fukaranın bilakis düçar olduğunu kemal-i fakr u sefaletden mütehayyir (şaşmış) olarak meşhudatını (izahını) bu vechile beyan etmiştir. “Her tarafında kemal-i servet ve refah görünen bu şehirde mevsim-i şitanın en soğuca gecelerinde bir çok bi-çareler başlarını her biri bir saray-ı âli ıtlakına şayan olan hanelerden birinin divarına yahud eşiğine dayanarak kaldırım üzerinde üstleri açık olduğu halde uyurlar. Bakarsın ki, berüde bir sürü çocuk soğukdan helak olmamak içün birbirine sımsıkı sarılmış, ötede bir kadın soğukdan titreyerek ve halinden şikâyete mecali olmayarak meyyit-i müteharrik (ölü gibi) gibi düşmüş kalmış. Halk ise me’luf oldukları (bildikleri) bu temaşa-yı müdhişden kat’a müte’essir olmayarak

image006

Gelüb geçerler arabaların gürültüsü ehl-i iyş (iş) u işin hay u huyları çalgıların ahenk pür-safaları bazı kere bu zavallıların feryad ve figanlarına karışarak gayet hazin gayet müdhiş sadalar peyda olur”.

Reklamlar

About Murat Dursun Tosun

30.07.1961 tarihinde İstanbul'da doğdu. İlkokulu ve Ortaokulu Çeliktepe'de okudu. Liseyi ise, Gültepe Endüstri Meslek Lisesinde 1977 yılında tamamladı. 27 Mart 1978 tarihinde İstanbul Atatürk Kültür Merkezi'nde 17 yaşındayken sözleşmeli teknisyen olarak göreve başladı. 1981–82 yılları arasında askerlik görevini yaptı. 1983 yılında tekrar sözleşmeli teknisyen olarak AKM'de göreve başladı. 1984 yılında çıkan bir Kanun'dan yararlanarak Memuriyete geçti. 1990 yılında girdiği ÖSYM sınavı neticesi Açık Öğretim Fakültesi'ne kayıt yaptırdı ve 1994 yılında mezun oldu. Akabinde Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsü İşletme Bölümünde Yüksek Lisans Hakkı kazandı ve 3 yıllık eğitimden sonra 1997 yılında Bilim Uzmanı olarak mezun oldu. İş hayatında ise,13 yıllık teknik hizmet çalışmasından sonra Emniyet ve Bakım Şef Yardımcısı, Sivil Savunma Amiri, Fiziki Güvenlik Amiri görevlerinde bulundu. 1997 yılında Şube Müdürü oldu. 1998'den sonra İdari ve Mali İşler ile Güvenlik Şube Müdürlüğü görevlerinde bulundu.Aynı zamanda 7 yıl süre ile Beyoğlu İstiklal Caddesinde bulunan ve 4/5'inden fazlası Maliye Hazinesine ait olan 54 bağımsız bölümlü Kastel İs Merkezi'nde (Atlas Pasajı) kamu adına yöneticilik yaptı. 2005–2006 hac döneminde eşiyle birlikte hacca gitti ve geldikten sonra Nisan 2006'da emekliye ayrıldı. Bloğunda yayınlanmış 1200’ün üzerinde çalışması vardır. Çeçenzade Hacı Hasan Paşa’nın Hayatı (225 sayfa), Çağırgan Baba Es-Seyyid İsmail Hakkı Çağırgan Veli (206 sayfa) , Arşiv Belgelerinde Mindeval-Çamoluk Tarihi (584 sayfa), Arşiv Belgelerinde Alucra-Alucra Tarihi (690 sayfa), Alucra’nın Emektar Şahsiyetleri-İz Bırakanlar (35 sayfa), Arşiv Belgelerinde Karahisar-i Şarki-Şebinkarahisar Tarihi (914 sayfa), Arşiv Belgelerinde Anadolu'ya Kafkas Göçleri İskânları Köle ve Cariyelik Sorunu (449 sayfa), Kethüdazâde Mehmet Emin Ağa-Tirebolu Voyvodası ve Şebinkarahisar Kaymakamı (630 sayfa), Halepli Bir Osmanlı Paşası Mellahzâde Mehmed Mer'i Paşa Hayatı ve Hatırlattıkları (268 sayfa), Ermeni Olaylarının Gelişimi ve Şebinkarahisar'da Yaşananlar (2 Cilt, 1263 sayfa), Suşehri Tarihi Yazılarım (497 sayfa), Arşiv Belgelerinde Alaplı (404 sayfa), Kasımpaşa Tarihi Yazılarım (326 sayfa) ve Alucra Gürbulak Köyü Nam-ı Diğer Feygas, Hanuk Şeyh Mehmed (260 sayfa), Osmanlıca Arşiv Belgelerinde Gümüşhane Yaşananlar ve Ayrıntıları 1695-1928 (2 cilt 1100 sayfa) isimli basılı 15 kitabı bulunmaktadır. Yaklaşık 8 senedir Naht (Hatt-ı Ahşap) sanatıyla da ilgilenmekte olup, 2 kez İstanbul'da 1 kez Şebinkarahisar'da 1 kez de Alucra'da sergi açmıştır. 2015 yılı yaz döneminde Şebinkarahisar Halk Eğitim Merkezinde Naht (Hatt-ı Ahşap) kursu verdi.
Bu yazı Hayatın içinden, Osmanlı Tarihi içinde yayınlandı ve , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s